Kurumsal sosyal sorumluluk şirketler ve markaları için son derece önemli bir itibar yönetimi aracı.
Büyük ölçekli yerli ve uluslararası şirketler bu konuyu uzun erimli bir strateji olarak ele alıyor ve
faaliyet bölgelerinde ya da ülke çapında fark edilir ölçüde sosyal ve ekonomik değer yaratıyorlar.
Bunu yaparken de genellikle medya iletişimini eksik etmiyorlar. Kimisi hoş kurgulanmış proje tanıtım
filmlerini sosyal medya üzerinden paylaşmakla yetinirken, bazı şirketler sosyal sorumluluk çalışmalarını
duyurmak için yüksek bütçeli reklam kampanyaları ve tanıtım etkinlikleri düzenliyorlar. Sosyal sorumluluk
çalışmalarının reklamı yapılmalı mı sorusu da bu noktada akla geliyor.
Reklamın gerekli olduğunu düşünenlere göre sosyal sorumluluk projelerinin ne kadar reklamı yapılır ve
geniş kitlelerce bilinmesi sağlanırsa hem başka şirketlere örnek olunup, teşvik edilir hem de kamuoyunda
bu konuda bilinç ve talep oluşmasına katkı sağlanır. Bu düşüncede olanlar, söz konusu reklam ve tanıtım
çalışmalarının şirketlerin kurum ve marka imajına olumlu katkı sağladığı ve ihmal edilmemesi gerektiğine
inanıyorlar.
Sosyal sorumluluk çalışmalarının reklam konusu yapılmaması gerektiğini düşünen, pek çok medya
mensubunun da dahil olduğu karşı tarafa göre ise medya, çoğu hiçbir haber değeri taşımayan bu
çalışmalara sadece proje sahibi şirketlerin finansal desteğini kaybetmemek için yer veriyor. Bu görüşte
olanlar sosyal sorumluluk projelerine dair reklamların şirketlerin itibar endeksinde yükselmesine sanıldığı
kadar katkı sağlamadığı gibi bazı durumlarda inandırıcılık sorunu nedeniyle tam tersi bir etki de yarattığı
kanısındalar.
Türkiye’de sosyal sorumluluk ile hayırseverlik (filantropi) hala tam olarak ayrışabilmiş değil. Ancak etik
açıdan bakıldığında ikisinin de hareket noktası aynı: Sarf edilen emek ve masraf karşılığında herhangi
bir beklentinin olmaması. Öte yandan bilgi paylaşımı ve proje tanıtımı amaçlı iletişim çalışmaları ile pazarlama
kokan reklamları karıştırmamakta da fayda var. İki yıl önce hazırladığım master tezi çalışması Türkiye’de
medyanın, şirketlerin sosyal sorumluluk projelerine nasıl yaklaştığı, medya mensuplarının bu konudaki
genel algısının nasıl olduğu hakkında idi. Konunun uzmanları ve medya mensuplarından oluşan oldukça
geniş bir örnek grup ile yüz yüze görüşmelerin de yer aldığı çok sayıda sorudan oluşan bir anket çalışması
yaptım. Gerek bu tez çalışmasıyla ulaştığım sonuçlar, gerekse bir iletişim profesyoneli olarak bu alanda uzun
yıllardır edindiğim bilgi ve deneyim ışığında, konuyla ilgilenen araştırmacı ve profesyonellere katkı sağlaması
umuduyla birkaç noktayı paylaşmak isterim.
İşin özü samimiyet ve tutarlılık
Sosyal sorumluluğu kriz zamanlarında tutunacağınız bir can simidi ya da kısa vadeli maddi çıkarların anahtarı
olarak görmeyecek, bu işi kurum ve marka değerleriniz doğrultusunda çalışanlarınıza, sosyal paydaşlarınıza ve
ülkenize katkı sağlamak için samimiyetle yapacaksınız. Tutarlı olacaksınız, şirketinize ait bir fabrikadan çıkan
atıklar bulunduğu yöredeki doğal çevreyi ve orada yaşayanları tehdit ederken “filanca okulda Dünya Çevre Günü’nü
kutladık, fidan diktik, çocuklar gibi şendik” türünden “haberler” yapmayacaksınız. Projenizin hedeflediği sosyal ve
ekonomik etki ölçülebilir, görünür ve kalıcı olacak; üç beş çalışanınızla birkaç sivil toplum gönüllüsünü yanınıza alıp
bir köy okulunun duvarlarını boyarken fotoğraf çektirmekle kalmayacaksınız. Sosyal sorumluluk iletişiminde önceliğiniz,
projenizin uygulandığı ve fayda sağlamayı amaçladığı yörenin insanları, sonra da kendi çalışanlarınız olmalı;
medya değil. Siz o proje ile gerçekten bir değer yaratıyor ve bunu sürekli kılıyorsanız, medya oradaki haberi
bir şekilde görecektir zaten ki gazetecinin bir haberi gerçekten inanarak ve değer katarak yansıtması da ancak
o şekilde mümkün olur. Çalışanların şirketin sosyal sorumluluk etkinliklerinden haberdar edilmekle kalmayıp,
projelere bir şekilde dahil edilmesi de büyük önem taşıyor. Muhtemelen şirket çalışanlarının bazıları da projenin
uygulandığı yörede yaşıyor olacaktır ve “çorbada benim de tuzum var” hissini tattıkları ölçüde kendileri ve
şirketleriyle gurur duyacaklardır. Sözün özü, sosyal sorumluluk projelerinin iletişimi yapılmalı elbette, ama
doğru hedef kitleyle ve doğru yöntemle; medya iletişimi ise projenin yarattığı etkilerden biri olmalı.
(*) Bu yazı KSS Türkiye Dergisi'nin Ekim 2018 sayısında yayınlanmıştır.
Kurumsal sosyal sorumluluk şirketler ve markaları için son derece önemli bir itibar yönetimi aracı.
Büyük ölçekli yerli ve uluslararası şirketler bu konuyu uzun erimli bir strateji olarak ele alıyor ve
faaliyet bölgelerinde ya da ülke çapında fark edilir ölçüde sosyal ve ekonomik değer yaratıyorlar.
Bunu yaparken de genellikle medya iletişimini eksik etmiyorlar. Kimisi hoş kurgulanmış proje tanıtım
filmlerini sosyal medya üzerinden paylaşmakla yetinirken, bazı şirketler sosyal sorumluluk çalışmalarını
duyurmak için yüksek bütçeli reklam kampanyaları ve tanıtım etkinlikleri düzenliyorlar. Sosyal sorumluluk
çalışmalarının reklamı yapılmalı mı sorusu da bu noktada akla geliyor.
Reklamın gerekli olduğunu düşünenlere göre sosyal sorumluluk projelerinin ne kadar reklamı yapılır ve
geniş kitlelerce bilinmesi sağlanırsa hem başka şirketlere örnek olunup, teşvik edilir hem de kamuoyunda
bu konuda bilinç ve talep oluşmasına katkı sağlanır. Bu düşüncede olanlar, söz konusu reklam ve tanıtım
çalışmalarının şirketlerin kurum ve marka imajına olumlu katkı sağladığı ve ihmal edilmemesi gerektiğine
inanıyorlar.
Sosyal sorumluluk çalışmalarının reklam konusu yapılmaması gerektiğini düşünen, pek çok medya
mensubunun da dahil olduğu karşı tarafa göre ise medya, çoğu hiçbir haber değeri taşımayan bu
çalışmalara sadece proje sahibi şirketlerin finansal desteğini kaybetmemek için yer veriyor. Bu görüşte
olanlar sosyal sorumluluk projelerine dair reklamların şirketlerin itibar endeksinde yükselmesine sanıldığı
kadar katkı sağlamadığı gibi bazı durumlarda inandırıcılık sorunu nedeniyle tam tersi bir etki de yarattığı
kanısındalar.
Türkiye’de sosyal sorumluluk ile hayırseverlik (filantropi) hala tam olarak ayrışabilmiş değil. Ancak etik
açıdan bakıldığında ikisinin de hareket noktası aynı: Sarf edilen emek ve masraf karşılığında herhangi
bir beklentinin olmaması. Öte yandan bilgi paylaşımı ve proje tanıtımı amaçlı iletişim çalışmaları ile pazarlama
kokan reklamları karıştırmamakta da fayda var. İki yıl önce hazırladığım master tezi çalışması Türkiye’de
medyanın, şirketlerin sosyal sorumluluk projelerine nasıl yaklaştığı, medya mensuplarının bu konudaki
genel algısının nasıl olduğu hakkında idi. Konunun uzmanları ve medya mensuplarından oluşan oldukça
geniş bir örnek grup ile yüz yüze görüşmelerin de yer aldığı çok sayıda sorudan oluşan bir anket çalışması
yaptım. Gerek bu tez çalışmasıyla ulaştığım sonuçlar, gerekse bir iletişim profesyoneli olarak bu alanda uzun
yıllardır edindiğim bilgi ve deneyim ışığında, konuyla ilgilenen araştırmacı ve profesyonellere katkı sağlaması
umuduyla birkaç noktayı paylaşmak isterim.
İşin özü samimiyet ve tutarlılık
Sosyal sorumluluğu kriz zamanlarında tutunacağınız bir can simidi ya da kısa vadeli maddi çıkarların anahtarı
olarak görmeyecek, bu işi kurum ve marka değerleriniz doğrultusunda çalışanlarınıza, sosyal paydaşlarınıza ve
ülkenize katkı sağlamak için samimiyetle yapacaksınız. Tutarlı olacaksınız, şirketinize ait bir fabrikadan çıkan
atıklar bulunduğu yöredeki doğal çevreyi ve orada yaşayanları tehdit ederken “filanca okulda Dünya Çevre Günü’nü
kutladık, fidan diktik, çocuklar gibi şendik” türünden “haberler” yapmayacaksınız. Projenizin hedeflediği sosyal ve
ekonomik etki ölçülebilir, görünür ve kalıcı olacak; üç beş çalışanınızla birkaç sivil toplum gönüllüsünü yanınıza alıp
bir köy okulunun duvarlarını boyarken fotoğraf çektirmekle kalmayacaksınız. Sosyal sorumluluk iletişiminde önceliğiniz,
projenizin uygulandığı ve fayda sağlamayı amaçladığı yörenin insanları, sonra da kendi çalışanlarınız olmalı;
medya değil. Siz o proje ile gerçekten bir değer yaratıyor ve bunu sürekli kılıyorsanız, medya oradaki haberi
bir şekilde görecektir zaten ki gazetecinin bir haberi gerçekten inanarak ve değer katarak yansıtması da ancak
o şekilde mümkün olur. Çalışanların şirketin sosyal sorumluluk etkinliklerinden haberdar edilmekle kalmayıp,
projelere bir şekilde dahil edilmesi de büyük önem taşıyor. Muhtemelen şirket çalışanlarının bazıları da projenin
uygulandığı yörede yaşıyor olacaktır ve “çorbada benim de tuzum var” hissini tattıkları ölçüde kendileri ve
şirketleriyle gurur duyacaklardır. Sözün özü, sosyal sorumluluk projelerinin iletişimi yapılmalı elbette, ama
doğru hedef kitleyle ve doğru yöntemle; medya iletişimi ise projenin yarattığı etkilerden biri olmalı.
(*) Bu yazı KSS Türkiye Dergisi'nin Ekim 2018 sayısında yayınlanmıştır.
Kurumsal İletişim Eğitim ve Danışmanlık, ihtiyaç duyan kurum ve kuruluşlara kurumsal iletişim ve ilgili tüm alanlarda eğitim ve danışmanlık desteği sağlamak üzere, alanında Türkiye'de ve yurt dışında edinilmiş yirmi beş yılı aşkın profesyonel ve akademik deneyimi bulunan Nihat Yıldız tarafından Ekim 2021'de kuruldu.


